Dönme Dolap

Sonbaharları hiç bir zaman sevmezdin. Kurumuş yaprakların kokusundan nefret ederdin, bense onları ayağımın altında ezip çıkardığı sesten hoşlanırdım. Bir keresinde sonbaharda kahvenin üstüne serpilen tarçının tek sevdiğin şey olduğunu söylemiştin. Hatta cildin çok kuru olmasına rağmen kışı en sevdiğin mevsim olduğunu birden fazla defa tekrarladın. Kışa karşı ufak nefretim olmasına rağmen sayende o kış çokta nefret etmemiştim.

Bir kış sabahı her zaman gittiğimiz mekanda oturduk. Karın yağdığı ilk haftaydı o yüzden köşedeki masa haricindeki bütün masalar doluydu. Yemeğimizi sipariş verdikten sonra akşama müsait miyim diye sordun. Sana anlamsız bakış attıktan sonra festivale biletlerin olduğunu açıkladın. O an kahkaha attım çünkü daha önce seni öyle gülümserken hiç görmemiştim.

Dönme Dolap’ın yanında buluşmaya anlaşmıştık. Geç kaldın. Bir yandan seni merak ediyor bir yandan da sana çok kızgındım, hava buz gibi soğuktu ve üşümüştüm. Tam eve dönüyordum ki, uzaktan elinde bir buket sarı nergislerle bana doğru yürüdüğünü gördüm. Seni hiç bu kadar gergin görmemiştim. Söyleyecek kelime arayışın tam senin hakkında yazmaya değerdi. Bana söz verdin, nergisler beni beklettiğin içinmiş ve bir daha hiç beklemeyecekmişim. Sana inanmak istedim, tıpkı dönme dolabın tepesindeyken manzaraya inanamadığım gibi.

Yazın bana çok büyük müjden olduğunu söylemiştin. Kütüphanenin yakınında buluştuk. Gözlerin mutluluktan parlıyordu ve ben her dakika daha çok merak ediyordum müjdeni. Hâlâ keşke o sözleri söylemeseydin diyorum… müjden gerçekten büyükmüş… hatta o kadar büyükmüş ki kalbimi ezdi… buralardan gidiyordun… başka bir kıtaya taşınıyordun… o an bencillik ediyordum ama ne yapabilirdim ki? Çok yakın arkadaşdık ve mesafeler dostluğumuzu riske atıyordu… ve en kötüsü de o kadar mutluydun ki, ben içime gömdüğüm o iki kelimeyi söyleyememiştim bile…

Lütfen gitme….

Mutsuz Sonlar

Geceyarısı yaralı hayvan gibi sürünüyordu. Rüzgar korkunç bir melodi ile uğulduyordu. O an anladım ki işler ters gidecek…

Bir hikâyeyi ikiden fazla okumuş bir çocuk tanıyordum. Ona sordum, “Üçüncü kez okuduğunda ne hissettin?” Sesli güldü ve dedi ki, “O kitabı yaktım.” … Ah, mutsuz sonlardan nefret etmiyor muyuz? 

Olaylar ne kadar garip olsa da, o güne kadar aynı sayfada duruyordu ayracım, ta ki yerini kaybedene dek. Pek okumadığımı farz ederek baştan okumaya başladım, ilk sayfasından… Ta ki ayracımın aslında son sayfada olduğunu öğrenene dek… Ah, mutsuz sonlardan nefret etmiyor muyuz?

Bir arkadaşım vardı, duygularını sanki hep kapalı şişelerde saklıyordu. Kitaplar onun gerçeklerden kaçışıydı. Bir gün okuduğu kitabının son bölümündeydi ve bitirmek için sabırsızlanıyordu. Annesi marketten bir kutu yumurta almasını istedi ve kitap ayracını sondan dört sayfa öncesine dikkatlice yerleştirdi. Eve dönerken ıslık çalıyordu… işte o an oldu… o öldü… Ah, mutsuz sonlardan nefret etmiyor muyuz?

Yaşlı bir teyze tanıyordum, en sevdiği kitabını torununa vermişti. Bir gece onbir yaşındaki küçük çocuk gazlı lambanın sönük ışığında o kitabı gergin bir şekilde okuyordu, tırnaklarını çiğniyordu âdeta. Sadece bir paragrafı kalmıştı bitmesine… işte o an duydu güm sesini… aşağı kata indi… ışıkları yaktı… ninesini yerde hareketsiz buldu… kitabı elinden kaydı düştü. Ah, mutsuz sonlardan nefret etmiyor muyuz?

23 Temmuz 2014 

Yaralar

Arada sırada birazcık hayatımızın çekidüzene ihtiyacı var. Bazen istediklerimiz planladığımız gibi gitmiyor. Çekidüzenin yanısıra biraz da gülüp eğlenmemiz gerek. Ne yazık ki gözüktüğü gibi kolay değil bu, bazen gülüp eğlenmek için arkadaşa ihtiyacımız oluyor, hemde espritüel bir arkadaş.

Bir hafta önce çok derin bir karmaşa içindeydim. Hiç o kadar duygusuz hissetmemiştim daha önce. Öyle hissetmek her ne kadar yeni olsada sanki bir derin yara gibi yerleşmişti tenime.

Olmayacak şeyler için kendimi bu kadar yormak istemiyorum. Tıpkı diğer insanlar gibi hayallerim var ama o hayalde gelecek görmediğim anda ondan vazgeçiyorum. Belki de çok çabuk vazgeçiyorum, belki de o kadar cesur değilim ama yinede bir kaç hayalin peşini uzun süredir bırakmadım. Bazen bazı şeyleri bırakman gerekiyor. O bazı şeyler insanlar da olabilir, her zaman ki bildiğimiz insanlardan değil ama.

Olağandışı şeyler, yani insanlar bazen hata olabiliyor. Sadece bir kaç kişi arkadaşlığın o bağına isteyerek sıkı sıkı sarılıyor. Eğer aramızda ki o çok meşhur bizi kullanabilen, yaşayan, nefes alan ve yürüyen arkadaş diye geçinen insanları görebilseydin, şaşırırdın. Kendi başına konuşmanın hiç akla yatkın tarafı yok, sırf o yüzden insanlarla konuşuyoruz, eğer bize deli derlerse ne yaparız? Eğer denilen her şeyi fazla dikkate almıyor muyuz?

Yaralarımızı deşen insanlara ne demeli? Bize kelebek gibi yaklaşıp yakıp yıkıp tıpkı yangın gibi ayrılıyorlar. Küllerimizi kim toplayacak? Rüzgar küllerimizi daha iyi bir yere götürüp bize iyilik yapacak mı? Ölüm günümüzde kuşlar şarkı söyleyecek mi? 

28 Mayıs 2014

Bir Kova Dolusu Mutluluk

Kelimelerinin arasındaki sessizliği sevmiyorum. Bir kereliğine derdini anlatsan keşke… Keşke… sadece keşke diyebiliyorum…

Aramızdaki bu kara kış, sanki hiç bitmeyecek gibi. Üzerimizi karla kaplamışlar. Daha önce demiştim, ben kışı hiç sevmem yani senin de sevmemen gerek. Hayattaki bazı şeylerin çözümlenmesi için biraz zamana ihtiyacı var ve bolca sabır… Fakat o sabır bana hiç uğramadı.

İlkbahar geldiğinde her şey değişti. Sadece dünyanın kıyafeti ve mücevherleri değil aynı zamanda üzerinde yürüyen insanları da değişti. İlkbahar bir kova dolusu mutluluğa eşittir. Bu mutluluk karamsar kışa veda ettikten sonra gelir. Açan çiçekler epey etkilidir mutluluk saçmakta… bir de kuşlar var ve o hafif esintiler.

Hayatımızı hiç ölmeyecekmişiz gibi planlıyoruz. İkinci kez düşünülmeyi hak etmeyen şeyler için fazla dertleniyoruz. Kalbimizi boş yere kırdırtıyoruz… Oradan oraya çekiştiriliyoruz ama sonunda hiç bir yere ait hissetmiyoruz. Okyanuslar kadar insanların arasında kayboluyoruz, hiç kimselerden oluşmuş kalabalıklar arasında yok oluyoruz. Kilometrelerce yürüyoruz, ta ki yolculuğumuzun başında olduğumuzu fark edene dek. Yaşadığımız sürece nefes alıyoruz ama bazı şeyler bizi nefessiz bırakıyor, boğuluyoruz. Aşık oluyoruz, şiir yazıyoruz ama kime? Satır satır tükeniyoruz…

23 Nisan 2014

Aşk’a Mektup

Sevgili sevgilim, 

Sayfa sayfa yazmak var seni, sayfa sayfa seni sevmek… sayfalar bitmesin diye küçük küçük yazmak… kimse okumasın diye kitapların arasına saklamak…

İlk tanıştığımızda bana gitmen gerekirse bile gitmeyeceğini söylemiştin… yüzüm düşmüştü çünkü benim yüzümden bir seçim yapmak zorunda hissediyordun. “Git” demiştim… “Ben seni beklerim”… çıkıverdi ağızımdan, gönlüm ne kadar el vermese de gitmene… bunun daha iyi olacağına inanıyordum (içten içten). “Gidemem” demiştin… o gözlerin bir daha o kadar hüzün bilmesin diye sarılmıştım sana. “Ben seni beklerim”… söz vermiştim… gözyaşlarıma acımadan… kahrolası hasreti hiç tanımadan söz vermiştim… dinlemedim kalbimi çünkü o artık sendeydi… uzaklarda duyamadım onun çığlıklarını… Belki “Vazgeç gönül” diyordu, belki de “O iyi, merak etme” diye teselli ediyordu. Ne olursa olsun seviyordu… seviyordum. Hep seveceğim… 

Sessizlik ve Karanlık

Gece çok sakin… şehrin trafiği dağılmışken, komşuların kahkahaları duyulmaz olmuşken. Ben yalnız değilim. Derin uykuda değilim. Rüya görmüyorum. Resim yapmıyorum. Sadece dinliyorum… gecenin cırcır böceklerini dinliyorum. İşin tuhafı şu ki… cırcır böcekleri olmasa tamamen sessizlik olacak…

Gece çok sakin… geçmişin kötü düşünceleri ve köpeklerin uğultusu olmadan. Zengin değilim. Kendi kendime mırıldanmıyorum. Artık dinlemiyorum. Sadece seyrediyorum… aydedeyi uzaktan seyrediyorum. İşin tuhafı şu ki… ayışığı olmasa tamamen karanlık olacak…

Gece çok sakin… bu koca terk edilmiş kasabada yanımda kimse yokken. Kaybolmadım. Fakir değilim. Unutulmadım. Artık seyretmiyorum. Sadece düşünüyorum… o gitmeden önce yaşadığımız günleri düşünüyorum. İşin tuhafı şu ki… onsuz hayatım hem sessizlik hem de karanlık içinde…

25 Ağustos 2015

417

Dörtyüz onyedi gün ve dörtyüz onyedi anı. Her neşeli anımı kulağımın arkasında saklıyorum. Dörtyüz onyedi kere kahve içerken caz dinledim. Siyah acı kahve değil ama, latte gibi hoş sunumlu pahalı ve tatlı kahve. Dörtyüz onyedi kez nefes alıp vermek. Bitkin kelimesi yorgunluğumu doğru ifade etmez. Dört-bir-yedi? Belki de sadece sınıfımın kapısında yazan numaradır…

Dörtyüz onyedi dolar kozmetik alışverişinde israf edilen para. Kendimizi saçma sapan moda uğruna maymun ediyoruz, belki de sadece şüpheli kıskanç bakışları dikkat çekmek için süsleniyoruz. Dörtyüz onyedi saat eğitim. Bir kaç dil biliyor olabilirim ama her şey yanlışken doğru şeyi söylemeyi bilmiyorum. Dörtyüz onyedi yabancı ile dörtyüz onyedi göz teması. Bağlantı kuramadığımız insanlarla aynı dünyayı paylaşıyoruz. Neden insanlarla bağlantı kuralım ki? Eninde sonunda o bağlantı kopacak, belki de dörtyüz onyedi gün sonra…

Dörtyüz onyedi belkiler ve keşkeler… Geriye bakmak için çok sebebim varken ileriye bakmak zorunda olduğumu biliyorum. Son dörtyüz onyedi saniye var geleceğe giden treni yakalamak için…

Dörtyüz onyedi kez tuvalin üzerinde fırça hamlesi. Her duyguyu bir seferde resimde gösteremezsin ama tutkunun nasıl aşk ile yansıdığını her zaman gösterebilirsin. Dörtyüz onyedi yaratılmamış resim tablosu. İstek ve güç varoluşun özü. Kişi yapabildiğinin peşini bırakmaması gerek. Bu güzel yalanlarla süslenmiş bir dünyada varlığımın sonudur…

27 Şubat 2016